Putinlesmek
Bunun böyle olacağını söyleyenler vardı !
O başta, günaşırı insan hakları, demokratikleşme, temel siyasal haklardan sözaçarak, serbest piyasa ekonomisini canlandıracak reformlar yapacağını söyleyerek ABD de ve AB de olumlu izlenimler yaratmağa çalışmıştı : “Olgun bir demokrasi ve gelişmiş bir sivil toplum özlüyorum” diyordu .
Yurtiçinde özgeçmişini, eski bağlantılarını anımsayanlara, “Ben zamanla değiştim” diyordu .
O tarihlerde, onun “meclisten medyaya kadar bütün demokratik kurumları, kendine boyun eğdirmek ve amacına yönelik kullanmak istediğini söyleyenlerle, değiştiğine inananların sayıları eşitti . Onun, medyayı ve iş dünyasını aba altından sopa göstererek avucuna alacağını ve demokrasiyi sadece sözde yaşatacağını sezenlerin sayısı ise oldukça azdı .
Zaman, maalesef bu konuda kuşkusu olanları haklı çıkardı : Kısa bir süre içinde eleştirilere tahammül edemediğini gösterdi . Eleştiride bulunanları gizli emellere hizmet etmekle suçladı . Kendisine eleştiren yazarları susturdu, desteğini esirgeyen medya araçlarına ekonomik gerekçelerle el koydurtup bunların yandaşı olabilecek kimselere devredilmelerini sağladı . Bu devir gerçekleşinceye kadar bu kurumları, tek niteliği kendisine dua etmek olanlara yöneltti .
Yandaşlarına avantalar sağladı : Kendisine sadık sermaye gurupları oluşturdu .
Politik arenada muhalefetin, daima yendiği yalancı pehlivanlarca yapılmasını istediğinden zayıf rakiplerini elaltından destekledi : Muhalefetin zavallılığı, onun zaferinin ana nedeniydi .
Bu gibi önlemler ve gerçekler sonunda, seçimde yüzde seksene yakın oy kazanacağını yansıtan anket sonuçlarına önce herkes şaşırdı, sonra da bunların doğru oldukları anlaşıldı . Bir partinin parlamentoda temsili için yurt çapında alması gereken oy yüzdesinin yüksek olması da iktidarının böyle gerçekleşmesine doğal olarak katkıda bulundu .
Gözü cumhurbaşkanlığındaydı ama koşullar buna elvermeyince şimdilik bir süre için başbakanlıkla yetinmeye razı oldu . Bu çoğunluk ona, Anayasa’yı zamanı gelince değiştirerek, başbakanlığı, cumhurbaşkanlığından daha etkin ve güçlü bir duruma getirme olasılığını da sağlamaktadır.
Konumuz ?
İslam Kerimof, Gurbanguli Berdimuhammedov, Nursultan Abişuh Nazarbayev yada Recep Tayip Erdoğan’dan bahsetmiyoruz..Bu kimse Rusya cumhurbaşkanı Vladimir Putin’den başkası değildir !
Siz , onun her bayramda, her fırsatta kiliseye giderek mum yakıp dua ettiğine bakarak Rusya’ya dinciliği, Çarlık öncesi şeriatı geri getirdiğini, bunun da iyi bir şey olmadığını ileri süren komunistlere kulak asmayın ! Bu ülkedeki asıl tehlike, demokrasinin giderek yok edilmesidir.
Rusya’nın bu gidişle bölge için de çok ciddi bir tehlike yaratacağı söylenmektedir.. Doğrudur : Bölgede yer alan ülkeleri yönetenlerin, Putin’den bu kötü şeyleri öğrenmeleri, zamanla giderek Putinleşmeleri korkulacak en vahim olasılıktır !
Savunma
Müvekkilim Ayhan Hatmi, 95 kişinin organize toplu kaçakçılık yaptıkları iddiasıyla açılmış olan bu davada, kendisinde kanser varlığı teşhis edildiği ancak sahte ilaçlarla tedavi edildiği halde iyileşmesi nedeniyle cürüme iştirakla suçlanmaktadır.
İki çocuk babası olan ve eşini iki yıl önce yitirmiş olan Ayhan Hatmi, iki yıl önce barsak kanaması ve aşırı yorgunluk şikayetiyle başvurduğu Sarmahatun Medikal Sentır’da alınan kemik iliği biyopsisinde akut myelogen lösemi denen habis hastalığın varlığı saptanmış ve onkoloji uzmanı kendisini İtalya’da Montazuma Sp. A. laboratuarının üretmiş olduğu ve yurdumuza SMTT firmasınca ithal edilen “ Gonarfarnib “ ve “Vortezornik” adlı ilaçlarla tedaviye başlamıştır .
2 ay süren tedavi sonucunda bu ilaçların mide-barsak şikayetleri ve biraz saç dökülmesi dışında herhangibir yan etkileri gözlenmemiş ve Ayhan Hatmi’de yapılan bütün tetkikler ve alınan biyopsilerle hastalığın tamamen kaybolduğu saptanmıştır.
Ancak Hatmi Bey’in tedavisinden iki ay sonra, müvekkilime adı geçen tıp merkezinin onkologu tarafından hastalığı sırasında verilen bu ilaçların, içlerinde etkin hiçbir madde bulunmayan sahte etiketli ve ambalajlı ilaçlar oldukları polis baskınları sonunda hastanede ve birecza deposunda elegeçen kimya maddelerinin tahlilleri sonucunda belirlenmiştir.
Bu olayı, adıgeçen hastanedeki onkolog , laboratuar teknisyenleri ve eczane sorumlusuyla hastanenin iki hademesinin toplu kaçakçılık ve sahtecilikle itham edilmelerini, çeşitli illerde 95 kişiyi bulan tutuklanmalar izlemiştir.
Bu sırada tutuklanış olan onkolog , Savcılıkta verdiği ifadede sahte olduğu ileri sürülen bu ilaçlarla tedavi elden ve Ayhan Hatmi’yi kesin bir şifaya kavuştuğunu ve sahte ilaçların hiçbir işe yaramayacağına göre müvekkilimin şifasının, sadece ve sadece bu ilaçların sahte olmadıklarının delili olduğunu ileri sürmüştür.
Savcılık, bu ifadeye dayanarak Ayhan Hatmi’yi, sahte ilaç şebekesi üyelerini yakalandıkları takdirde ithamdan kurtaracak delili sağlamak amacıyla iyileştiğini ve bu fiiliyle suça birinci derecede iştirak ettiğini ileri sürerek tutuklamış ve ceza evine göndermiştir.
Ayhan Hatmi beş aydır ceza evinde bulunmaktadır.
Muhterem Savcılık Makamı, müvekkilimi sahte ve tesirsiz ilaçlarla iyileşmekle itham ederken bazı gerçekleri göz önüne almalıydı:
*Halkımız kaç zamandır litrelerce sahte rakı içtiği halde kör olan kaç kişidir ?
*Zeytinleri karartmak için bazen tekstil boyası kullanıldığını bilmiyor muyuz ? Yağ ve kemik külünden lahmacun , küflü kaşardan eritme peynir yapılmıyor mu ?. Kırmızı bibere kiremit tozu eklenmiyor mu ?.Kalitesiz bulgur boyanıp satılmıyor mu ? Zeytinyağına kanola karıştırılmıyor mu ? Son kullanma tarihi bitmiş sucuklar , tavuk kemikleri çeşitli sakatat ve otlar yeni yapılan sucukların içine eklenmiyor mu ?
Bu millet, öteden beri her gün bu hileli ve her türlü pislikle karışmış nesneleri yediği ve her türlü toksik gazla doyurulmuş havaları solunduğu halde halde bir şey oluyor mu ? Daha bitmedi : Her bayramda mezarlarımızda para karşılığı Kuran okuyan “sahte hafız”lar yakalanmıyor mu ? Sahte maliyeci”ler, maliye kokartıyla vergi mükelleflerine giderek, “Maliye Dergisi”, “Maliye Gazetesi” gibi isimlerle gazete, dergi satmıyorlar mı ? Bütün bu düzenbazlıklara rağmen kaçımızın sinir sistemi allak bullak oluyor ?
Öyleyse Ayhan Hatmi’nin kanserinin sahte ilaçla geçtiğine şaşmamak gerekir. Onun bu olaylara tamamen bilgisi dışında karıştığını kabul edilmesini ve şu anda tutukluluk durumunun sona ermesini talep etmekteyiz.
Kyoto imzalanmamalı !
Bir sürü rakamlar, yüzdeler verip bize havadaki karbondioksitin sonra metan ve nitrojen dioksid gazlarının giderek çoğaldığını anlatıyorlar. Bu gazlar, güneşten gelen ısıyı kapıp
yeryüzüne ulaştırıyor ve orda kalmasını sağlıyorlarmış yani sera etkisi yapıyorlarmış da havalar ondan ısınıyormuş. Sonra da bize bunu nasıl engellenebileceğimizi anlatıyorlar : Kömür, petrol tüketen makineleri artık rüzgar fırıldaklarıyla filan çalıştırmalıymışız..
Birleşmiş Milletler 1997 yılında Japonya’da, Kyoto ‘daki çevre toplantısında fosil yakıtlardan kaçınmayı genellştirmek için bir anlaşma hazırlatmış : Bu anlaşma, gelişmiş ülkelerin sera etkisi yaratan gazların salınımını yüzde 5.2 düşürmelerini öngörüyormuş. Bunu bir çok ülke kabul etmiş de dünyanın en fazla sera gazı üreten ülkesi ABD , sonra Türkiye gibi birkaç devlet de imzalamamış.
Bence dünyanın ısınmasını böyle engellemek doğru değildir ! Bilimde ve teknolojide en gelişmiş ülke olan ABD imzalamazsa herhalde bir nedeni vardır bunun : ABD yi her alanda izlemekle bu güne kadar ne kaybettik ? Havalar ısındığında kalorifer ve ocak yakmadığımız zaman sanki ne olacak ? Fosil yakıt ekonomisi yapmış olmayacak mıyız ? Öyleyse sormalı : Havaların ısınması, fakir –fukaranın kışın ayazda donmaması, sonra Güneydoğuda kışları köy yollarının kapanmaması, kadınların yolda, doğum yapmamaları kötü bir şey midir ?
Bu konuda en doğru sözü, ne Al Gore’dan nede Birleşmiş milletlerin o tuhaf isimli sekreterinden dinledik . En doğru sözü, Ankara’da su kalmadığından eleştirilen Melih Gökçek söylemiştir:”Nerden bilebilirdim ?”demişti “Bu, Allah’ın hikmetidir !”
Kutuplardaki buzlar eriyince denizler 50-60 metre yükseleceklermiş..Böylece deniz kenarında olan bir çok Okyanus adası su altında kalacak,Venedik, Amsterdam gibi yerler de haritandan silinecekmiş..Kyoto’yu imzalamadan önce iyice düşünmeliyiz : Her yıl buraları gezen milyonlarca turist gidecek yer kalmayınca gelip yeniden bir liman olacak Efes’i, sonra Göreme’yi, Safranbolu’yu görseler fena mı olur ?
Bütün bu olumlu gelişmelerin yanında benim evim Tarabya’da bir tepenin üstündedir. Ölçtüm, hesapladım : Kutuplar tam eridiğinde , evim ,yalı olacak , kıymeti çok artacaktır. Satmak niyetinde olmadığımdan ben bu değer artışına değil penceremden denize girebileceğime ve balık tutacağıma seviniyorum..
Sevgili Bush ve bizim değerli hükümet üyelerimiz, sakın çıkarcıların ve Tanrıtanımazların baskısına boyun eğip bu saçma belgeyi imzalamayın !
Bodrum’da ve Boğaz’da şu anda yalılarda oturanlar da telaşlanmasınlar : Biz, tepelerde oturanlar, aramızda başka bir Kyoto imzalayıp haftanın belirli günlerinde sahilhanelerimizde size denize bakma ve hatta denize girme kontenjanları ayırmayı düşünmekteyiz.
Bizanslı çocuklar
Dostum Costa Carras ile Aya Sofya’yı geziyordum.İkinci kattaki galeride, uzun ve bıktırıcı bir ayin sırasında sıkılan Bizanslı çocukların mermer parmaklıklara kazıdıkları resimleri gösterdi . Amerika’dan gelmiş bir ailenin büyükleri, Taksim’deki Aya Triada’yı gezmeğe kalktıklarında küçük çocuklarının, her Pazar taşındıkları kiliselerden birine götürüleceklerini sanıp “gitmeyiz !” diye tepindiklerine şahit olmuştum..Meğerse onlar da çok sıkılıyorlarmış.
Çocuklar kiliselere, tapınaklara götürülmeli mi ?
İstatistikler, bir çok ülkede sadece çocukların değil büyüklerin de ayinlerde sıkıldıklarını yansıtmaktadır: Nijerya’da % 89,İrlanda da %84 olan kiliseye, tapınağa devam etme oranı , Hollanda’da %35 e ,İngiltere’de %27 ye Fransa’da 21 e,Azerbeycan’da 6 ya, Norveç’te 5 e İsveç’te de 4 e düşmüş (www. nationalmaster. Com /church attendance)
ABD de bu oran, resmi istatistiklere göre % 40 cıvarında ama “Pazar günü kiliseye gittin mi?” yerine”Geçen haftasonunda ne yaptın ?”diye sorulunca gerçek ortaya çıkmış ve doğru oranın % 26 olduğu anlaşılmış(American Sociological Review 63:137.1998)
Din elden mi gidiyor ?
Din elden gitmesin diye ne yapmalı ?
Suudi Arabistan’da namaz vakti camiye gitmeyenleri polis tartaklıyormuş. Bir çok ülkede çocukları vaktinde alışsın diye zorla sürüklüyorlar tapınaklara..
Londra Piskopos’u Richard John Chartes’ ın, “Ben bu olumsuz gidişe, ülkenizdeki Ortodoks Patriki Muhterem Bartholomeos’un formülüyle ‘dur’ denebilineceğini düşünüyorum” dediğine şahit olmuştum: Çareyi çevreciliği ele almakta, global ısınmanın durdurulması için yapılması gerekenler konusunda cemaatı seferber etmede bulmuştu. Demek ki tapınaklara gidenler azalmaktaysa toplumu bu gün ilgilendiren gerçeklere eğilmek, insanları bu konuda yüreklendirmeğe,olumlu davranmağa kalkışmak, onları korkutup zorlamaktan daha iyi sonuçlar verebilirmiş..
Yeter mi ?
Ayinlerin de hem çocukların hem de büyüklerin sıkılmamasını sağlayacak kadar kısa ve öz olması gerekir..
Pagoda
Tapınakta
tesbih çekenlerin ellerine
sinekler konmaktaydı..
Başlıkları yaldızlı,
tahta, maun kolonlar
belki yediyüz yıl önce,
belki daha eskiden
gergef gibi işlenmiş,
sonra kaç bin kez boyanmış
tavanı,
eğri tutuyorlardı .
Ortada, yana yatmış
Kocaman, bir Buda,
ayaklarının dibinde ödağacı tüten
buhurdanlıklara bakmaktaydı .
Bakşinin harmaniyesi ipekten,
terlikleri sazdandı;
gözlerini yere dikmiş
ilahi okumaktaydı..
ve…
bu ilahiyle vecde ermesine ramak kalmış, gözleri kaymış bir kadının çocuğu,
sıkıntıdan patlamaktaydı .
Sonbahar sebzeleri
Son bahar geldi, geceler uzadı, tiyatrolardan yıkılmayanlar perdelerini açmağa başladı.. Yağmur yağıyor, trafik fena tıkanıyor. Yakında saatleri bir saat geri alacağız .
Şimdi ilkokul öğretmenleri, çocuklara mevsim sebzelerini anlatıyorlar:
-Bakla, bezelya, enginar, ıspanak ilkbahar sebzeleridir ! Patlıcan kabak, sonra da domatesle patates de yazın olgunlaşırlar...
-Amma öğretmenim bunlar şimdi her mevsimde var !
-Var ama serada yetiştirilmişi var ..Yoksa bunlar, açıkta bitmez artık..Peki çocuklar , Sonbahar sebzeleri nelerdir ?
-Soğan, karnabahar !
-Aferin Kaya ! Başka ?
-Pırasa !
-Ben tamamlayım : Lahana, bir de kereviz !
Bu sebzeler ve meyveler eskiden bahçelerden toplanırdı ; toplayanlar getirir bize satarlardı..Tazeydiler, Tutankamo’nun mumyası gibi ilaçlanmazlardı..
Yetiştirenler için hem anlamlı birer gelir kaynağı, hem de ulusal kültürün önemli birer unsuruydular..Manilerimizde bile vardılar:
“Bahçelerde börülce/ Oynar gelin görümce/ Oynasınlar bakalım bir araya gelince” denir, ardından eklenirdi: “Hişt moru yalelelli yar nina ninanom !”
Kimi, kızların ağzından seslenirdi: “Bahçelerde patlıcan/Eteğime toplicam/ Yar üstüme yar sevsen / Ben öfkemden çatlicam” yada, “Avludan atlasana/ Ispanak toplasana/Madem bende gözün var/Ele laf atmasana !”derdi .
Kayınvaldesinden hoşnut olan,“Bahçelerde lahana/Kesdim goydum sahana/Hiç ömrümde görmedim/ Böyle eyi gaynana” derdi.
Kararsız oğlanlar bu yoldan uyarılırdı : “Bahçelerde enginar/ Enginarın adı var/Alacaksan al beni/ İsteyenim pek çok var..” Bir Trakya türküsünde oğlanlar, kızlara sarımsağı bahane edip laf atarlardı: “Bahçelerde sarımsak /Sarım sarım sarılsak / Güzellerin koynunda/Baygın baygın yayılsak !”
Sonra globalleştik ; bu güzel vatanın yetiştirdiği nimetlere son yıllarda bir sürü yeni meyve ve sebze de katıldı :
Her yere baktık ve Atatürk zamanında üretilmeğe başlanan kuşkonmaz ve daha sonra gelenleri, mesela avokado, brokoli, kumkuat ile kiviyi konu edinen ne bir mani bulabildik nede bir türkü !
Şimdi biz, bu bitkileri artık özümsemek ve zıraatçılarımıza sevdirmek, onları bu yeni otları ve meyvaları yetiştirmeğe teşvik etmek için maniler düzmenin sırasının geldiğine inanıyoruz:
*Bahçelerde brokoli/ Musluklardan akıyor/ Stafilokok, koli/ Bu su da bitecekmiş / Sana neler demeli ?”
*Bahçelerde kivi var/ Ellerinde çok kir var/ Yabancı dil bilmezsin / Orada ne işin var ?
*Bahçelerde kumkuat / Sen her gün bir nutuk at / Birbirini tutmasa da / Manşet yapar matbuat.”
“İki iki beş etmez / Avokado ham yenmez / Buş seni kabul etse bile / Adam yerine koymaz. !”
Manav raflarında yeni yeni yer alan yam, Hindistancevizi ve benzeri ürünler için mani düşünecek okuyucularımıza sütunlarımız daima açık olacaktır.